Yaratma Cesareti / Rollo May

rollo-may-e1527946754693.jpg

Varoluşçu psikoterapinin Amerika’da en önemli isimlerinden biri olan Rollo May, kaygıyı çağın sorunu ve nevrozun en temel semptomu olarak açıklıyor. Felsefe yanında ressamlık yapmış olması nedeniyle sanatçı kimliği ile değişimin kaygının içine gömülerek varılacak bir yaratıcılık düzeyinde gerçekleşeceğini vurguluyor.

“Bir seçimle yüz yüzeyiz. Dayanaklarımızın sarsıldığını hissedince kaygı ve panik içinde geri mi çekileceğiz?”

“Yoksa gerekli cesareti toplayıp, kökten değişiklik karşısında dayanıklılığımızı, farkındalığımızı ve sorumluluğumuzu koruyabilmek için zorunlu olduğumuz cesarete sımsıkı sarılabilecek miyiz?”

May bunu hiçlik kaygısı olarak tanımlıyor. Geleceğe doğru yaşamak bilmeyene sıçramak demek, bu da örneği olmayan bir cesareti gerektiriyor. Cesareti daha çok umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisi olarak adlandırıyor.

Cesaret, sevgi ve sadakat gibi diğer kişi değerleri arasında salt bağımlılık olarak solar diyor May.

Cesaret olmaksızın sadakatimiz uyumculuk halini alır.

Bugün salt vahşilik olarak görülen fiziksel cesaretin karşısına gövdenin cesaretini koyuyor; gövdenin adale gücüne dayanan insanı geliştirmek için değil, duyarlılığın serpilmesi için kullanılması. Bununla Nietzsche’nin bahsettiği gövdeyle düşünmeyi öğrenmekten bahsediyor. Kitabın yazıldığı 1975 tarihinde Doğu’nun yoga, meditasyon, Budizm’in yayılışı etkisiyle, gövdenin lanetlenmesi yerine bir övünç kaynağı olmasını değerlendiriyor.

Moral cesareti tanımlarken ise verdiği en güzel örnek bir Dostoyevski karakteri olan Soljenitsin.

Sovyet polisi tarafından hapse atıldı. Anlatılanlara göre soyulup bir idam mangasının önüne çıkarıldı. Polisin amacı onu psikolojik olarak susturamazlarsa ölümle korkutmaktı, mermileri kuru sıkıydı.

Onun salt direnme gücünden değil, kendi mahkumiyeti sırasında Sovyet esir kamplarında, çevresinde gördüğü insan acılarına duyduğu sevecenlikten de kaynaklanıyor. Moral cesaretin kaynağı kişinin kendi duyarlılığını, yoldaşı diğer insanların acısıyla özdeşleştirmesinde bulması…

Kendimizi başkalarının acılarına, sorunlarına yardıma ihtiyacı olanlarla irtibatı kestiğimizde günümüzün en yaygın mottosu ”karışmak istemedim” korkaklığıyla ortaya çıkıyor.

Cesaretin üçüncü çeşidini yukarı edimlerdeki duygusuzluğun karşıtı olarak toplumsal cesaret olarak adlandırıyor. Başkalarıyla ilişkiye girme cesareti, kişinin anlamlı bir yakınlık kurabilmek umuduyla tehlikeye atılabilme yetisi. İlişkinin baştan nasıl yürüyeceğini bilemediğimiz için yakınlık cesaret gerektirir. Çünkü risk kaçınılmazdır.

Günümüzün en yaygın sorunlarından biri yakınlık için gereken cesaretin kamçılanmasına engel olmak için onu gövdeye kaydırmak, daha kişisel olduğunu zannettiğimiz umutlarımızı, arzularımızı, fantezilerimizi paylaşmaktan korkmak.

May, fiziksel düzeyde başlayan yakınlığın elbette kişiyi bilinmeyen derinliklere götürme macerasının coşkusunu, diğerini tanımanın heyecan verici tadını da anlatıyor.

Ancak en önem taşıyan şeyleri paylaşmakta olan utancımızı saklayarak, bu ilişkinin daha tehlikeli kısmından kurtulmak gayesiyle gövdemize mekanik olarak davranıp hemen yatağa girmekten bahsediyor.

Anlatılan her cesaret çeşidinde ortaya çıkan paradoksu May şöyle tanımlıyor;

“Kendimizi tüm bir dolulukla adamalıyız ama aynı zamanda yanılıyor olabileceğimizin de farkında olmalıyız”

Ancak kendi tavırlarının doğruluğundan mutlak bir şekilde emin olduklarını iddia edenler tehlikelidir. Bu emin olma sadece dogmatizm değil aynı zamanda fanatizmin de özüdür.

“Moral cesaret yanlışların düzeltilmesiyken, onun kontrastı olan yaratıcı cesaret yeni toplumun inşasında yeni biçimlerin, yeni sembollerin, yeni modellerin bulunmasıdır. Her uğraş cesaret gerektirir. Bu köklü değişimi değerlendirecek ve yönlendirecek cesur insanlara ihtiyaç vardır.

May, yukarıda anlatılanları hemen dolaysızca sanatçıların ortaya çıkarabileceğini vurguluyor. Onları bizim kültürümüzün başına gelen “uzak bir erken uyarı” verenler olarak tanımlıyor.

Yaratıcılık sadece gençlik ve çocukluğumuzun masum kendiliğindenliği değil, yetişkin bir insanın tutkusuyla birleşmiş halidir.

Sanatçılar denince yaratıcılığın ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği gerçeği de önümüzdedir. Alkolikler, içe-kapanıklar veya Virginia Wolf, Zweig örneğindeki ruhsal çöküntü içinde olanlar gibi…

Ama bu zorunlu olarak yaratıcılığın illa da nevrozun ürünü olduğu anlamına gelmiyor. Sanatçılarla bizim aramızdaki yoğun karşılaşma anlarındaki fark onların hissettiği kaygı ve korku değil, coşkudur.

Farkındalığın bu yoğunlaşması, bilinçli veya istenci bir amaçla bağlantılı olmak zorunda değildir. Dalgınken, rüyalarda ya da bilinç dışı düzeylerde meydana çıkabilir. Bu yüzden farkındalık artışı kendi kendinin bilincinde olmak anlamına gelmez. Daha çok kendini bırakmak ve kişiliğin tüm düzeylerinde birden bir farkındalık artışını kapsar.

Son olarak; yaratıcı kişi, bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyası ile karşılaşmasıdır. O dünya bir kişinin içinde var olduğu anlamlı ilişkilerin bir modeli ve o kişi bu dünyanın tasarlanmasında yer alan kişidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s