Güncel Haftalıklar-21

Düzen içinde düzen

Üniversite yıllarımda tanıştığım bir profesör vardı. Bölümünde sevilen biriydi. Pek kimseye bulaşmaz, koltuğunun altına sıkıştırdığı, içinden dosyalar fışkıran siyah deri çantasıyla tanınırdı. Öğrencileri bir şey soracak olsa alnından terler damlardı. Okul sonrasında uzun yıllar ahbaplık yaptık. Aklına gelenleri ceplerinde sürekli gezdirdiği küçük kâğıtlara yazardı. Eşiyle tanıştığımda evdeki hayatı nasıl zorlaştırdığından bahsetmişti. Okulda, otobüste, meyhanede not aldığı küçük kâğıtları eve gelince daha büyük, ucuz hamur kâğıtlara aktarıyormuş. O gün, ertesi gün, o hafta yapılacakları ceplerinde saklayıp, geriye kalanları; içinde tanıştığı insanların telefon numarasından, hangi tarihte nerede tanıştıkları, ne yediği ne içtiğine varana kadar istatistiksel bilgileri içeren sayfaları yarım telli dosyalara aktarıp, onların üzerine çeşitli başlıklar vererek saklıyormuş. O tarihlerde bilgisayar yok. Titiz bir bilgi istifçisi… Sadece bu kadar mı; seyahate çıkmadan on beş gün önce bavulunu kapının arkasına bırakır, kimseye dokundurtmazmış. Bir seferinde otobüs terminaline otobüsün kalkma vaktinden üç saat önce gittiklerini anlatmıştı. Tesadüf benim de evlerinde olduğum bir gün kıyamet koptu. Sehpanın üzerindeki küçük kâğıtlarını temizlikçi atmış. Sokaktaki çöp bidonlarına varana kadar beraber aramıştık. Kafasında kalan birkaç tel saçı yoluyor, eli ayağı titriyordu.  Sakinleşmek için hemen bir kadeh viskiye sarılmıştı. Hâlbuki eşi en az üç yerde daha aynı notlarını bulabileceğini söylemişti. Zaman geçtikçe eşi ve çocukları ondan uzaklaştı. Onu kaybettikten sonra, ailesi küçük kâğıtlarının, depoda onlarca sararmış yarım telli dosyalarının içeriğini bile merak etmeden yakmıştı.

Üniversiteden başka bir düzen mağduru arkadaşımı hatırlıyorum. Okulu daha bitirmeden iş başvuruları yapıyordu. Elinde hep bir ‘to do list’ (yapılacaklar listesi) vardı. Hızla kariyer basamaklarını tırmandı. Evlendi, çocukları oldu. Kısa zamanda çalıştığı işyerinin başına geçti. Arabalar, yazlık-kışlık evler, boğazda yemekler, Alpler’de kayak tatilleri, kuzey ışıkları, dünyanın sonundaki fener, New York’ta bir akşam caz partisi derken bölümdeki arkadaşlarıyla arasına kapanması mümkün olmayan sonsuz bir boşluk bıraktı. Magazin sayfalarına geçen transfer öyküleri sonunda kendi işini kurdu. Kırklı yaşlarda ar damarı çatlamasıyla beraber ailesinden ayrıldı. Kısa zamanda aynı hızla çıktığı merdivenlerden düşüp tüm varlığını kaybetti. Pandemi öncesi eski bir dost olarak taşındığı dağ köyüne uğradım. Çocuklara karşılıksız ders veriyormuş. “Yaşlıların alıverişini yapıyorum, karnım doyuyor” dedi. Profesör kendi kurduğu düzenin sarı sayfalarında kaybolurken, parlak yıldızımız kapitalist dünyanın düzeninden geç de olsa başına taşlar düşerek kurtulmuştu. “İsmimi biliyorum, onun dışında bana bir şey kalmadı” demişti. “Yıllarca sırtımda bana ait olduğunu zannettiğim tonlarca yükü taşımışım.” Yorgun gözleriyle “tüy gibi hafifledim” dedi.

Düşününce; sevgili profesör sadece düzenli antrenman yapmayı hep maç zannetmiş. Bizim delikanlıysa sürekli antrenman yapıp maça çıkmaya cesaret bile edememiş. Gerçek hayatla, hayatın gerçeğiyle, insanın kendi maçına çıkması ne zormuş.

Düzenimize başkaldırmanın, hadi daha az anarşist bir ifadeyle farkında olmamızın bir yolu var mı? Ucundan bucağından bile olsa felsefenin bana katkısı olduğunu zannediyorum. Bazen bir aforizma yıllarca içinden çıkamadığım konuyu bir cümleyle bana hap gibi sunuveriyor. Ferrarisi’ni satan bilge olmaya heveslenmeden, kişisel gelişim kitaplarına gömülmeden, her sabah erkenden namaza başlamadan önce felsefe okumaktan zarar gelmeyeceğini düşünenlerdenim. Soru sorma fikri, ya öyle değilse şüphesi aklınızda dolanmaya başlayınca soruların içinde formüleri bulma şansımız artıyor.

Çağdaş filozofları çalışırken Levinas’ın çok çarpıcı bir cümlesine rastladım. “Her büyük fikir kendi Stalinizminin tehdidi altındadır”

Arkadaş toplantılarında fanatikler vardır. “Filan futbol takım dünyanın en iyisidir abi” diyenler. “Öyle deme abi yiyorlar ama Allah var çalışıyorlar” diyenler. Karşı çıkarsam, ‘büyük fikrini’ kat kat sarıp sarmalayacak, olmadık yalanlara başlayacak, içine ‘yukarıdakini’ de şahit olarak kolaylıkla koyuverenler, ya da Osmanlı’dan başlayıp benim bilmediğim tarihin odalarında dolaşıp, bıkmadan usanmadan “gerekirse kitabı getir el basarım abi” diyen, tüm inanış yığınını üzerime kusanlardan bahsediyorum. Uzun adam ve ekibinin bir farkı var mı? Bilerek, bilmeyerek, bu yola baş koyduk diye savundukları “büyük fikre” artık kendileri bile inanmıyor.

İzmir Sanal Kitap Fuarı’nı izlerken damarımıza basan sözlerinden dolayı ülkemizde pek sevilmediğini tahmin ettiğim Slavoj Zizek’in bir söyleşisine denk geldim. “Felsefe belli bir yaşam şeklidir,” diyor. Ömür boyu süren tutarlı bir çaba, farklı gözlerle sorgulamayı gerektiren bir disiplin…

Dert sadece bizim derdimiz değilmiş. “Krizleri anlayabilmek için geçmişi yeniden yorumlamak gerekiyor. Birbirimize olan saygımızı kaybettik, devlete olan güvenimiz sarsıldı. Küresel bir mücadele yerine neoliberallerin daha zengin olduğu, aşının patentinin olmasının artık normal karşılandığı bir düzeni konuşuyoruz. Kapitalizmin hala ayakta ve hayatta olduğu gerçeğini unutmayalım. Meksikalıların Amerika sınırına dayanıp  “bize iş verin ve lütfen bizi sömürün” diye bağırması düzenin devam ettiğinin bir göstergesi değil mi?” diye soruyor. Bilinen nüfusunun dörtte birini ülkemize göndermiş Suriye’nin arkasındaki düzen de aynı değil mi?

Bize sistemin bıraktığı, yolda gördüğümüz perişan haldeki Suriyeli çocuklara acıyıp yardımcı olmak, sokaklarda insan nüfusunu aşmış kedi-köpeklere mama taşımak, ilaçlarını vermek, eve bir kedi daha almak… Ya da her ikisinden de nefret etmek.

Roland Barthes, “dil bir deridir” diyor. Düşüncelerimiz, duygularımız, davranışlarımız dile geliyor. “Pedofili videolarını da seyredenler var, hayvanını sen mi öldürdün” diyerek düşüncesini ifade eden bir yönetici zihniyeti var. Biz antrenmanlara devam ederken, onlar İstanbul Sözleşmesi’ni iptal edecek, tacizi ‘amalar’la geçiştirecek, elbette hayvan haklarına sahip çıkmayacaklar.

Düzenin içindeki uzun adamların, biz olmadan kendi düzenini sağlaması mümkün değil. Sarı küçük kâğıtlara gömülmeden, kapıda kullanamadığımız arabayı bu yılki modelle değiştirmeden önce, düzenimiz ve düzenin farkında olmak çok mu zor? Sosyal medyada bu ülkenin bazı deneyimli gazetecilerinden, aydınlarından, sanatçılarından düzene lanet okuyup, kendi düzenlerini devam ettirmekten başka bir söz duymanın zamanı gelmedi mi? Her bireyin farkındalığını arttırmak, soru sormak, günlük algı çamurunun içine batmadan maça çıkmak, yeni düzeni kurmak gerek. Aksi halde, onlar kutsal yolculuklarına devam edecek, biz “çalıyorlar ama çalışıyorlar abi” antrenmanından kurtulamayacağız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s